TEK MERMÌ ATILMADAN İSTANBUL VE TRAKYANIN ALINMASI.
J. Benoist - Mechin, yakın tarihe dair yapıtları
ile tanınmış bir Fransız yazarıdır. Batılı yazarların çoğunda
olduğu gibi, onun eserlerinde de bir takım gerçek dışı
ayrıntlara rastlamak mükündür. Ancak gene onun kaleminden çıkan
ve sizlere özetleyerek aktaracağımız satırlar, gözlere batan
gerçek güneşi karşısında, yazar; Atatürk'ün dehasını ve
kahramanlığını itiraf zorunda kalmıştır kanısındayım. Bir
Fransız dergisinde yayınlanan yazısından özet pasajlar :
İzmir'e giriş; Başkomutan 9 Eylül 1922 günü, pırıl pırl
güneşli bir havada girdi. Yolun son kilometrelerini açık araba
ile geçmişti. Kucak kucak çiçek altında kaybolan uzun bir
otomobil kortejinin başında idi.
Yolun iki yönüne yoğun bir insan kalabalı yığılmıştı. İzmir
Türkleri sevinçlerini nasıl göstereceklerini bilemiyorlardı.
İzmir kapılarında, yalın kilıç süvari bölügü Gazi'nin çevresini
kuşattı. Kendilerini çılgınca alkışlayan sevinç içindeki halkın
doldurduğu sokaklardan ağır ağır geçtiler.
Limana vardılar. Orada, bir palamar boyu kadar açıkta, itilâf
Devletleri donanmasına mensup savaş gemileri duruyordu. Sanki
rıhtıma tepeden bakıyorlardı. Fakat hepsi demirli, hareketsiz.
Hükümetleri, amirallerine müdahale etmeme buyruğunu vermişlerdi.
Topları tapaları çkarılmamıştı. Kortej, onların önünden, sanki
meveut değillermis gibi geçti ve Bornova'ya doğru
ilerledi.Karargâhina gelen Mustafa Kemal, taraçadan bir süre
kente, limana ve denize baktıktan sonra çalışma odasina girdi,
bir kaç kurmay subayı çağırttı, harita getirtti, çalışmaya
koyuldu,
İzmir'in alınışı savaşa son verme değildi, Yunanlılar öç almak
istiyorlardı. Trakya'da yeni bir ordu kurma çabasındalardı.
Mustafa Kemal, düşman güçlerinin kökü kazınmadıkça zaferin elde
edilmiş sayılmayacağını biliyordu.Yunan'ın Trakya ordusunu yok
etmesi gerekiyordu. En akılcı yol, bu ordu daha kurulmadan önce
bu işi başarmaktı.
Türk kuvvetleri ancak Çanakkale'den geçen kara yolları vasıtası
ile Trakya'ya ulaşabilirdi. Bir an vakit kaybetmeden tümenlerini
İsmet Paşa'nın komutası altında Batıya doğru harekete geçirdi.
Çanakkale'de, yollarını kesen ingiliz kuvvetleriyle
karşılaştılar. O zamana kadar eşi görülmemis bir durumdu bu.
Rumeli kısmında bir Yunan ordusu kuruluyordu, Türk ordusu bu
orduyu yok etmek için üzerine yürüyordu.Yarı yolda ingiliz
kuvvetleri Türklerin yolunu kesiyor ve Boğazı geçmelerine engel
oluyordu.
Ne yapmak gerekirdi. Yunan yenilgisini tamamlamak zor bir is
değildi, Fakat İngiltere ile anlaşmazlığa düşmek ayrı bir
sorundu.
Asıl kötü olanı, Mustafa Kemal bu işte gecikemezdi. Her geçen
gün Yunanlların lehine oluyor ve silahlanma işini
tamamlamalarına imkân veriyordu. Türk kuvvetleri zafer
coşkunluğu içinde olmakla beraber yorgundu. İngilizler döğüşmeğe
kararlı ve döğüşmeyi isterlermiydi? Tüm sorun burada idi.
Sakarya galibi Mustafa Kemal'in İstanbulda dostları vardı.
Bunlar uluslararası komisyon hizmetlerinde çalışıyorlardı.
İçlerinden biri, İngiliz Başkomutanı Sir Charles Harrington'un
Londra kabinesine gönderdiği bazı telgrafların suretini gizlice
Gazi'ye göndermeyi başarmıştı.Mustafa Kemal Paşa, bu
telgrafların suretlerini dikkatle incelemiş, Harrington'un, bir
askerden ziyade bir diplomat olduğunu görmüştü.Zora karşı
koyacak kadar sinirleri güçlü bir adam olmadığına kanaat
getirdi, Döğüşmekle boyun eğmek şıkları arasında kalınca, son
dakikada ikinci şikkı tercih etmesi ihtimali çok kuvvetliydi.
Mustafa Kemal şöyle diyordu :
-Eger İngilizlerin müdaheleye gerçekten
niyetleri olsa idi, bunu daha önce, yani biz İzmir'e girmeden
evvel yaparlardı. itilâf donanmasını gördünüz, değil mi? Kenti
top altında tutuyordu. Halbuki bir kez bile ateş etmedi.Şimdi
artık iş işten geçmiştir. İngilizler dün tınmadılar, yarın hiç
tınmayacaklardır.
Bu bir varsayımdı ve bu görüşün sonucu önemli olabilirdi. Eğer
Mustafa Kemal hesaplarında yanilıyorsa, dört yıl süren bir
mücadelenin semerelerini bir günde yitirebilirdi.
Mustafa Kemal Paşa, hedefine tamamiyle ulasmadıkça Yunanlarla
barış görüşmelerine girmemek, fakat öte yandan, İngiltere ile
bir anlaşmazlığa girmemek icin de elinden geleni yapmak
kararında idi, Sir Charles Harrington'a, iradesi karşısında
boyun eğdireceğine inandığı için çok atak bir manevraya
başvurdu,
Seçme iki alayın subaylarını ve erlerini topladı, kendilerinden
beklediği işin ne olduğunu onlara bizzat açıkladı. İşaret
verilince erler, tüfek dipçiklerini yukarıda tutarak İngiliz
mevzilerine doğru yürüyeceklerdi. İngilizlerin uyarisina hiç
kulak asmadan yollarına devam edecekler ve düşman siperlerini
sessizce aşacaklardı.
Manevra, bir tek koşulla başarıya ulaşabilirdi. Tek kurşun
atılmayacaktı. Herkesin, hemen hemen insan takatı üstünde bir
sükunet, bir disiplin, bir soğukkanllik göstermesi ön koşuldu.
29 Eylül sabahı, bir kez daha erlere durum anlatıldıktan sonra
hareket emri verildi. Manevra, yürekleri sıkan bir sessizlik
içinde basladı. Türk erleri, Çanakkale yolunu kesecek şekilde
düzenlenmiş bulunan Ingiliz hatlarına doğru ağır ağır
ilerlerken, sinirleri her geçen dakika geriliyor, gerginlik
dayanılması büyük bir hal alıyordu. Yanlış yorumlanacak bir tek
buyruk bir tek sinirli davranış, işi çatışmaya götürebilirdi.
Türkiye İngiltere ile savaşa tutuşmus olabilirdi,
Öte yandan İngiliz birlikleri de sıkı emirler almıslardı.
Türklerin geçmesine engel olacaklar, fakat ne onlardan önce ateş
açacaklar, ne de zora başvuracaklardı.
Lâkin, usulen yapılan uyarılara rağmen Türkler ilerlemekte devam
ediyorlardı. Hem durmuyorlar, hem vuruşmak
istemiyorlardı.İngiliz subayları fena halde şaşırmışlar,
erlerine ne emir vereceklerini bilemiyordu.
Durum çok elektrikli idi. Subayların sinirleri kopacakmış gibi
gerilmişti. Türkler ilk siper hatlarını aşmışlardı. Adım adım,
İngiliz hatlarıa yaklaşıyorlardı. Bir kaç metre daha
yaklaşırlarsa, çatışacaklardı.
0 sirada bir ingiliz subayı nişan alma emri verdi. Seri bir
şakırtı duyuldu, askerler silâha davrandılar. Ama Türkler, büyük
bir serinkanlılıkla, hiç yavaşlamadan siperleri aşmaya
hazırlanıyorlardı.
Tam bu kritik anda, olanca hız ile bir motosikletlinin geldiği
görüldü, elinde bir beyaz bayrak sallıyordu. Kıtaya komuta eden
İngiliz Albayına doğru seğirtti. İngiliz subayları yerinde
rahat!, komutunu haykırdılar. Hemen aynı zamanda, iki Türk
Alayının Komutanlarıda da kendi erlerine dur! emri vermişlerdi.
Her iki taraftan da, mevzilerde kalmak ve kan
dökülmesine mani olmak emri gelmiştir. Son dakikada anlaşma yapılmıştır.
Mustafa Kemal'in iradesi üstün gelmiştir.
Fransız hükümeti, bu olayin yeni bir Dünya Savaşına başlangıç
olabileceğini, bu kez Rusların Türkler tarafina geçeceklerini düsünerek
telaşa kapılmıştı. Çanakkale'den sıçrayacak bir kıvılcımın Avrupa'yı
yeniden tutuşturmasına her ne pahasına olursa olsun engel olmak için,
Mustafa Kemal Paşa'ya hemen bir görüşmeci yollamıştı. Bu görüşmeci,
O'nunla 10 Ekim 1921 antlaşmasını imzalamış olan Mösyö Franklin
Bouillon'du. Görüşmeci, gerek Yunanlılar ve gerekse İngilizler adına
Gazi'ye karşı her türlü taahhüde girmişti. Yunanlıların Trakyayı
boşaltacaklarını ve Batı Türkiye'nin Türklere geri verileceğini
vaadetti.
H. C. Armstrong bu olayı su cümle ile tarifeder: Mustafa Kemal bu
öneriyi kabul etmek lütfunda bulundu.
Aslında tek kurşun atmadan, tüm isteklerini elde etmişti.
Konferans 6 Ekim günü Mudanya'da basladı. Bu konferansa, biri Türk, biri
İngiliz, biri Fransız, biri de İtalyan olmak üzere dört general
katılmıştı. Türklerle İngilizler, henüz çözümlenmemiş tek toprak sorunu
olan Doğu Trakya ve Boğazlar uğrunda yeni bir Dünya Savaşı açılmasına
izin vermeyeceklerini kabul ettiler, 0 anın politik ve askeri
realitelerini dikkate alan bütün görüşmeciler, karşılıklı isteklerini
sınırlandırmak akıllılığını gösterdiler.
İngilizle Yunanlıların galibiyetine güvendiklerini ve kaybettiklerini
itiraf ettiler. Meriç doğusunda tüm Trakya bölgesinden Atina hükümetini
vazgeçirerek ve kendilerinin de, kısa zamanda, İstanbul dahil bütün
Trakya topraklarını boşaltmayı kabul etmişlerdir. Buna karşılık
Türkler, Boğazlar sorununda İngiliz çıkarlarını dikkate almayı, bunu
uluslararası konu yapmaya razı olmuşlardır. Mustafa Kemal, artık yurtta
olduğu gibi Dünyada da barış sağlayabileceğine emindi...
* * *
Fransız generali Pelle İzmirin alınmasından sonra Boğazlar üstüne yürüyen Türk kıtalarını durdurması için Atatürk'ten talepte bulunur. Bunun üzerine Atatürk :
"Artık bu muzaffer orduları ben bile durduramam". diye cevap verir.
Fransız Generale :
"Hemen mütareke yapmaya karar vermelerini" söyler.
Savaştan sonra Atatürk:
"Ordunun son derece yorgun olduğunu ve adım atacak hali kalmadığını, Askeri Birliklerin kaçan düşman kuvvetlerini temizlemek için dağıldığını. Bu yüzden birlikleri toplamaya kalkışsa bile bunun haftalar alabileceğini itiraf eder."
Türk ordusu 26 Ağustos’ta başladığı taarruzu takip eden 15 günde yaklaşık 450 kilometre mesafe kat ederek 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girmişti.